26 Ocak 2009 Pazartesi

Koleksiyon

Konuşmak...
Konuşarak da olsa, yalnızlığım ve farkındalığım beni boğmuş yavaş yavaş.
Üzerine süs olarak döktüğüm ne varsa, hepsi geçiştirmek içinmiş. Hayatın içinde gerçek amaçların olmaması, amaçlara alışkın olup da küçük şeylerle mutlu olma sevdası -ama ne sevda- sadece göz boyamakmış o kadar. Meğer ne kadar dolmuşum, meğer ne kadar sıkılmışım, meğer ne kadar oyalamışım kendimi.
Saatlik yürüyüşler oyalamış, ertesi gün için yapılacak şeylerin planı umut vermiş, bir sonraki hafta gidilecek ev gezmesi kapatmış gözümü. Sıradanlık, hiçbirşeyin içindeki beden ameleliği sıvazlamış da sırtımı, midemin yanmasını geçiremememiş. Midem yanıyor diye bağırırken ben, ruhum yanıyormuş aslında, yanmış bitmiş hatta.
Üretememek, kazanamamak kemirmiş içimi, ama daha da fenası beni tanır bildiklerim, sadece "kabullenme" rolünü uygun görmüşler bana. Sormamışlar bile, sormamışlar tükenip tükenmediğimi. Tükendiğimde ise huzur tehlikeye girdiği için nefret uyandırmışım, ne biçim bir şey olup çıkmışım.... Ne biçim bir şey....
Zor insan olmak da öyle zor ki. Düşündükçe varlığının ne anlama geldiğini sorgulamak, yaptıklarının bir hiçmiş gibi askıda uzakta kalması. Ve bütün bunları biriktirip içinde, üretememenin, çalışamamanın, kazanamamanın, projelendirememenin acısını çıkarmak.
Fırını ovarak, yerleri silerek, perdeleri yıkayarak.
Silersin, sonra silmezsin.
Ama sonra yine silmen gerekir, çünkü kirlenir...
Silersin...
Yemek yersin, biter, bitmez belki yenilmez, yemek yine yersin...
Yemek yersin, silersin, hayatı ezer geçersin... Mi ?
Ha bir de hayat nazlananı hiç nazlamıyor bari bebekken bebeğimizi sallayalım.
Eee eee eee eee, eee kuzucuğum eeee eeeee.... ( WANTED, uzun zamandır seyrettiğim -teknik olarak - en güzel film)

Hiç yorum yok: